Alice, bankta kardeşiyle sıkıcı geçen vakitleri eritmeye çalışırken, morallerini bozan göz alıcı bir masal kitabı arayışına dikkatle yöneldi. Kitabın içinin ne resim ne de diyalog barındırdığını görünce, “Resim ve konuşma olmadan bir masal nasıl yaşatır ki?” diye kendi kendine mırıldandı. Kendi elleriyle papatya zincirlerini kurup toplamaya karar verdiğinde, aniden pembe gözlü bir Beyaz Tavşan fırladı ve cebinden bir saat çıkarıp saatine bakarak telaşla ileri atıldı. Tavşan hemen ardından deliğine doğru koştu ve Alice merakla peşinden gitti. Delik derinleşince o da düştü ve kendini bambaşka bir evrende buldu.

Bir süre sonra üç ayaklı, camdan yapılmış küçük bir masa çıktı karşısına; üzerinde ise yalnızca parlak bir altın anahtar vardı. Etrafında dururken, daha önce farkedemediği alçak bir perdeyle karşılaştı ve perdenin ardında yaklaşık on beş santimetre yüksekliğinde, minik bir kapı ortaya çıktı. Küçük anahtarı kilide yerleştirdi ve kilidi sessizce açıldı; içeri girdiğinde karşısına muhteşem bir bahçe çıktı. Ancak bu bahçe o kadar devasa ki ulaşması imkânsız görünüyordu.
Masanın üzerinde sıradışı bir şekilde “İÇ BENİ” yazılı yeşil bir şişe fark etti. İçindeki sıvıyı merak eden Alice, şişeyi aldı ve tamamını içti. Aniden küçülmeye başladı ve oyuncak bir bebekten bile daha mıhlı bir noktaya dönüştü. Artık dev bir bahçenin içindeki ufak bir varlığa dönüşmüştü.

Çiçeklerin ve esrarengiz bitkilerin arasında ilerlerken, minik yaratıkların fısıltıları ve hafif rüzgârın taşıdığı notalar ona masalsı bir atmosfer sundu. Yeni keşifler peşinde ilerlerken, ufukta bir nehir belirdi; yapraklar üzerinde gezinen minik bir zürafayla tanıştı. Gözlerinin içi parladı; bu dostça yaratıkla sohbet etmeyi istedi ve yakınlaştı. Zürafa nazikçe eğildi ve Alice’nin elinden bir lokma almak için uzadı; ikisi de kısa sürede arkadaş oldular ve nehrin kıyısında birlikte dolaşmaya başladılar.
Birlikte renkli balıkların dansını izleyip, minik su periciklerinin şarkılarına eşlik ettiler. Zamanla, bahçenin derinliklerinden uzanan büyülü bir ormana adım attılar; ağaçların kolları birbirine dolanıp üzerinde yıldız ışıklarıyla parlıyordu. Gizemli bir yol belirdi ve Alice, kalbinin sesini dinleyerek bu yolculuğa katılmaya karar verdi. Yol boyunca konuşan hayvanlar karşısına çıktı; bir tavşan ailesi eğlenceli anılar paylaşırken, bir şahin gökyüzünden gelen bulutları tarif ediyordu.
Her karşılaştığı karakterin farklı özelliğini keşfederken, dostluğun ve anlayışın kıymetini öğrendi. Nihayet yolculuğun sonunda göz alıcı bir kale karşısına çıktı; kapılar aralanmış ve içeri adım atıldı. Orada masal kahramanlarının buluştuğu büyük bir sofra kurulmuştu. Kırmızı Başlıklı Kız, Küçük Prens ve Külkedisi gibi ikonlar Alice’yi sıcak karşılamışlardı. Birlikte oyunlar oynanırken, maceralarla dolu bu dünyanın ne kadar değerli olduğuna vurgu yapıldı.
Çaresizce büyülü bir zincir gibi saran bu deneyim, Alice’i yeniden kendi boyutuna taşıdı ve gerçek dünyaya dönmesini sağladı. Dönüşte, hayal gücüyle büyüyen gözlerle olan biteni kendi ailesiyle paylaştı; artık resimlerle daha zenginleşen bir masal dünyasına adım atmayı biliyordu. Kız kardeşiyle birlikte, bu büyülü anların etkisini taşıyarak yeni masallar yaratmaya karar verdiler.
O günden sonra, Alice ve kardeşi birlikte masal diyarlarına yol alır, hayal ettikleri karakterlerle dostluklar kurar ve hayatın içindeki sihirli anları keşfetmeye devam ederler. Alice, bu deneyimden aldığı ilhamla cesareti ve merakı elden bırakmadan büyümeye devam etti; masallar anılarını sonsuza dek canlı tutan bir kaynağa dönüştü.