Bir gün Nasreddin Hoca’nın çok sevdiği eşeği kayboldu. Kasaba halkı, eşeği bulmak için seferber olur; aramalarına hızla devam ederler. Hoca ise bu uğraşa eşlik eder ve yerel inisiyatiflerle iz sürmeyi sürdürür. Eşeğin bulunması için bir ödül vereceğini duyurur: eşeği bulan kişiye çeyrek altın erişecektir. Köylüler bu sözle birlikte daha da dikkatli davranır, ama ipuçlarını toplasa da sonuçta eşeği bulamazlar.

Bir hafta sonra ormanlık alanda hayvanlarını otlatanlar arasında eşeği bulan biri çıkar. Bu haber, köy kahvesine doğru çekiştirir. İnsanlardan biri, “Hocam, eşeği ben buldum, ödülümü alabilir miyim?” diye sorar. Hoca sakince yanıt verir: “Elbette ödülünü verebilirim; fakat önce eşeğin gerçekten benim olduğundan emin olayım.”
Adam şaşırır; “Neden önce eşeği sana getirmem lazım?” der. Hoca gülümser, “Önce bulduğun eşeğin gerçekten benim olduğunu teyit etmeliyim; ödülü hak etmek için bu şart” der. Şaşkın köylü, Hoca’nın niyetini anlar ve utancından köy kahvesinden ayrılır.

Bu kısa olay, Hoca’nın anlatısını güçlendiren bir ders verir: insanların dürüstlük ve güven üzerinden nasıl hareket ettikleri, yalnızca “bulmak”la sınırlı değildir; gerçek sahiplik ve kimliğin doğrulanması da gerekir. Hoca, bu sınavla topluma yalan söyleyebilecekleri ihtimalini düşünmenin ne kadar önemli olduğunu vurgular.