Bir zamanlar, masallardan önce tekerlemelerin yükseldiği günlerden bahsedilir; bu dünyada her şeyin başlamadan önce ritmik bir sesle kutsandığına inanılırdı. Bu öykünün kahramanları, kendi sırları ve özlemleriyle dolu bir karı-kocaydı; üç de çocuklarıyla birlikte, kapalı bir hayat sürerken içsel bir uyanış yaşıyorlardı. Bir gün dünyanın farklı yüzünü görmek için yola çıktılar; aklın, kalbin ve susuzluğun sınırlarını zorlayacak bu yolculuk onları bilmedikleri diyarların eşiğine getirdi.

İlk duraklarında, temiz bir suya kavuşmuşlar ve susuzluklarını giderirken çocuklardan en küçüğü aniden kayboldu. Yalağın içinden düşmesiyle dev bir sınavla karşılaştılar ve arayış, sonunda bir kurt tarafından kesintiye uğradı. Bu süreçte anne-baba, paniğe kapılıp birbirlerini ve çocuklarını korumanın yollarını aradılar; fakat zamanla kaderin acımasız oyunu onları ayrı düşürdü.
Yolda yalnız kalan baba, yeni bir köyde karşılaştığı muhtar adaylarının ortak kararlarıyla kendini yeni bir toplumun parçası buldu. Köy halkı, yabancı gördükleri bu adamı muhtar seçtiğinde, günler geçtikçe küçük bir umut ışığı doğdu. Ancak bu umut da kısa sürdü ve yürekleri çatırdayan ayrılıklar başladı; yalanlar, kayıplar ve sık sık düşünülen dualar arasında boğuşan bu insanın iç dünyası, nihayetinde yeniden bir araya gelme arzusuyla doldu.
Üç kardeş büyüdükçe, her biri kendi kaderinde güç kazandı; ama anne ve babalarının özlemi onları hep bir arada tutan eski bağları güçlendirdi. En sonunda, kentleşen bir konakta bir araya gelen bu aile, geçmişin izlerini taşıdığı için birbirlerinden kopuşları hatırladı ve yeniden güvenin, sevginin ve affediciliğin ön planda olduğu bir yaşamı seçti. Bu karar, onları dünyayı görme dürtüsünden alıkoyup evlerine ve birbirlerine daha sıkı bağlı kalmaya götürdü.