Antalya’nın kıyı kasabasında yaşayan iki kardeş vardı. Yaşadıkları yerde güneşin sıcaklığı denizi daha da büyüleyici kılıyordu. Mert ve Mete adındaki bu iki kardeş, her gün okul çıkışında ailelerinden izin alır almaz kumsala koşar, serin sularda saatlerce oyunlar kurarlardı. Mert cesur ve atılganlığıyla bilinirken, Mete daha sakin ve meraklıydı. Suyu altınına inatçı bir şekilde arşınlar, bazen dalışlarıyla kendini tehlikenin eşiğine sürüklüyordu. Ailesi onun bu cesaretini uyarırken, Mete’nin su altındaki dünyaya olan ilgisi de giderek derinleşiyordu.
Günlerden bir gün, köyün eski balıkçısı elinde eski bir harita ile geldi. Bu harita, Antalya açıklarında saklı olduğuna inanılan ve daha önce kimsenin görmediği bir mağaranın yolunu gösteriyordu. Kardeşler, merakın peşinden giderek uzun bir arayışın ardından mağarayı buldular. İçeri girer girmez şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştılar: parıldayan cisimler ve çeşit çeşit renkli balıklar, mağaranın derinliklerine doğru uzanan parlak bir ışıkla aydınlanıyordu.iddle biela lianlı balonlar ve eski bir sandıkla karşılaştılar. Sandığın kapağını araladıklarında yalnızca altın ve mücevherler değil, eski bir medeniyete ait bilgiler içeren bir kitap ve harita da çıktı.
Mert ve Mete, hazineyi alıp hemen ailelerine götürdü. Aileleri, bu değerli buluşla birlikte kitabı ve haritayı jandarmaya teslim etti. Bu davranış, hem çevrelerindeki güvenlik güçleri tarafından hem de tüm ülke tarafından büyük övgüyle karşılandı. Yetkililer, ailenin doğru kararını kutlayarak ödüllendirdi ve bu olay, topluma örnek bir davranış olarak hafızalara kazındı.
Bu masal, üzerinde durduğu değerlerle çocuklara imza atacak bir mesajla sona erdi. Yoldayken ya da sahip olduğumuz şeyden emin olmadığımız anlarda, sahibini bilmediğimiz bir eşyayı hemen yetkililere ya da ailesine bildirmek gerektiğini vurgulayan bir anlatım olarak kaldı.
Birlikte hareket etmek ve dürüst olmak, herkes için en güzel hazine olur.
