Bir varmış bir yokmuş, uzun bir evrenin içinde, milyarlarca yıldızın arasında kendine ait bir ritmi olan yedi gezegen yaşamını sürdürüyormuş. Hepsi güneşe yakınlıklarıyla ve hareketli dönüşleriyle kendi aralarında bir rekabet içindeymiş; kimisi kendini diğerlerinden üstün görüp övünür, kimisi bununla savaşırmış. Ancak güneş onları topluluk halinde bir araya getirince eserlerinde bir değişim başlamış.
Toplantıya tek tek gelen gezegenler, kendi özelliklerini öne çıkararak konuşmaya başlamış; Merkür en yakın konumuyla güneşe yakın olduğunu hatırlatırken, Mars ise soğuk olmadığını ve fiziksel olarak merak uyandırdığını söylemiş. Dünya, kendisini mavi ve yaşam için en güvenli yer olarak tanıtıp gençleri etkilemeye çalışmış; fakat Venüs, Dünya’ya benzerliğini işaret ederek kendini öne çıkarmış. O anlarda Jüpiter araya girerek büyük ve hızlı dönen bir gezegen olduğunu vurgulamış; bu durum onların rekabetini biraz kırıp, kendilerini küçümsememeleri gerektiğini hatırlatmış.
İşte o esnada Uranüs, farklı eğimli görünümüyle dikkat çekmiş ve kendi özgünlüğünü öne sürmüş. Neptün’ün konuşmaya hazırlandığı sırada Satürn, ona söz verip kendisini daha da özel kılan halkalarıyla tanımlamış. Bu karşıtlıklar büyüken güneşin sesiyle ortak bir ders çıkarılmış: hepinizin bir görevi var ve aradaki farklar birliğe dönüştüğünde daha güzel işler başarılırmış.
Güneş, tüm gezegenleri sakinleştirip haklarını, değerlerini ve işlevlerini hatırlatmış. Böylece aralarındaki tatsızlık sona ermiş ve herkes sevgiyi ve uyumu paylaşarak güneşin etrafında bir kez daha dönmeye başlamışlar. Bu birliktelik, sessiz ama güçlü birliktelik olarak sonsuza dek sürmüş.